Sivas ilinin küçük, güzeller güzeli köyü bu aralar Veysel’e daha bir küçük, daha bir dar gelmeye başlamıştı. Merada otlattığı koyunlarıyla avunuyor, o geniş, kocaman düzlüklerde, önü arkası tükenmez tepeciklere dalarak, sevgilisini düşünüp, ondan bir haber, bir umut gözleyip duruyordu.
Şu köy yerinde evler de birbirine ne yakındı böyle. Bakışsalar birileri görecek, buluşsalar dillere düşeceklerdi. Kendisi her şeyi çoktan göze almıştı; ama o aklardan ak olan Mihriban’ının adına leke gelmesine gönlü razı olmazdı. “Ona gelecek her türlü kötülük bana gelsin.” diye düşündü. Hayalinde gülümseyen o parlak ışıl ışıl gözler belirdi. Elini kalbinin üzerine bastırdı. Sanki böyle yapmasa o kalp devine devine göğüs kafesini parçalayacak, yerinden dışarı çıkacaktı. “Mihriban’ım” dedi. “Seni alacağım bilesin. Lakin şöyle bir uzun uzun buluşsak, konuşsak, hem-dem olsak tamamdır.” Ama o da yoktu. Evler yakın, geceler aydındı. Bazen çeşme başında, bazen kapı önünde rastlaşırlardı ancak. Yetmezdi. Nasıl yetsin ki? Birbiri için kuş gibi çırpınan şu iki gönül, birbirinin olmadıkça da yetmeyecekti.
Derken yaz mevsimi geldi. Bu nasıl gelişti böyle? Günleri ay, ayları yıl ede ede… Ama geldi. Kar özgür bıraktı kara toprağı. Kara toprak kardan, yağmurdan arınırken, Mihriban’ın kara gözlerinin yaşını kurutacak güneşte doğuvermişti. Koyunculuk yapan bu grup yaylaya çıkacak ve iki genç orada rahatça buluşabilecekti. Her ikisinin de mutluluğuna diyecek yoktu.
Nihayet yayla vakti geldi. Temiz dağ havası ciğerleri huzurla doldururken, iki sevgili aylardır bekledikleri anı kollamaya başladılar. Veysel buluşma zamanını ve yerini hemen tespit edip haber yolladı. Haber çarçabuk sahibini buldu. Gece herkes uyuduktan sonra Mihriban ayın inmesini bekleyecek, karanlıkta kaya dibine kadar varacak, orada sevgilisine vasıl olacaktı.
Gece herkes uyudu. Nihayet, evet nihayet ay da indi. Fakat o da ne? Bu ayın inmesinin arsından doğan şey, “Sarı Yıldız” adı verilen Şafak Yıldızı değil miydi? Evet, Sarı Yıldız doğmuş, şavkı her yeri aydınlatmıştı. Mihriban gidemezdi. Gidip de dillere düşemezdi. Zira gitse bu aydınlık onu ele verecekti.
Veysel bekledi. Fakat biliyordu ki, Mihriban gelmeyecek, Sarı Yıldız inmeyecekti. Diline bir türkü doladı. Yüreği yana yana, acısını, özlemini bu türküyle terennüm etti, kahrını bu sözlerle dillendirdi.




