Sıla-ı Rahim ve Hane-i Memat ve Şeker Bayramı
Kurban bayramına son bir gün. Allah’a yakınlığını bir kurbanının kanını akıtarak gösterecek Müslüman âlemi…
Ne güzel bir bayram. Çocukluğumdaki adı ile “şeker bayramı”… Gelenek haline getirdiğimiz; belki de gereği gibi yaşayamadığımız bayram…
Eski tadını benim dahi bulamadığım, eskilerin tebessümle geçmişini yâd ettiği o güzel gündür ertesi gün. Bu gün ise o büyük güne arife. Türkiyem’in güzel günlere, İslam âleminin aydınlığa, küfrün karanlığa arifesi gibi biiznillah.
Bu sene çok daha farklı anlamı varmış benim için. Bayram tatili, benimle birlikte birçok meslektaşımın en sevdiği bayram özelliği şüphesiz.
Vuslatın habercisi bayram. Ruhumu daraltan şehirden doğduğum, büyüdüğüm, sevdiğim, sevildiğim, dövdüğüm, dövüldüğüm o güzel küçük, küçük olduğu kadar samimi bulduğum şehre bir yolculuğun habercisi bayram. Doya doya et yiyeceğimin, ete doyacağımın habercisi bayram…
Arife günü köye gidelim dedim babama. Uzun zamandır gitmiyordum. Nedendir bilmem ben de küçükken küçük görürdüm köylüyü. Baba derdim bu adam güzel giyinememiş ki bizim gibi, hem gofretleri de kötü. Dedim ya çocukluğumda “çörek” toplamaya giderdik. Köylünün belki de cebinde az paranın çoğunu vererek aldığı, kendi saadetini çocukların o bir anlık tebessümüne değiştiğini öğrendim bu kez. Önceden fark etmezdim bunu kendi küçük dünyamda. Zaten hayat benim için iki okul zili ve beş misket değil miydi o zamanlar? Biraz büyüyünce de hayatın sınav olduğu gerçeği serildi önüme. Hakiki sınavı değil, seçme sınavlar bunlar. Ben daha hakikati, doğruyu seçemezken, hangi şıktakinin doğru olduğunu sordular bana… Tamam dedi babam, ne güzel söyledin. Sevindi işte o da. Oğlu belki de ilk kez güzel iki laf etmişti. Neden sevinmesin ki adam. Sabah saat yediydi yola çıktığımızda. Yola alışkınım zaten. Hem bu seferki o kadar uzun da sürmeyecek, hem de sonunda ertesi gün başlayan bir okul da yok. İki saat sonra köye girdik. Sade yolda hissettiklerimi anlatsam iki saat sürecek, babamla ilk kez bu kadar koyu sohbet ettim. Eee o da dillendi tabi anılarını hatırlayınca çocukluğunun.
Köyün evlerine baktım önce. Sonra Ankara’da kötü diye şikayet ettiğim evi düşündüm. Köyün yollarına baktım. Okul çok uzak diye şikayet ettiğim aklıma geldi. Bellenmiş tarlayı gördüm. Su içmeye giderken üşendiğim aklıma geldi. Sonra bir merkep, yanında bir adam. Merkebin üstünde saman, adamın sırtında odun. Otobüs durağı gerçekten evime uzak mı diye sorguladım bu kez kendimi. Kitaplarım o kadar da ağır mıydı ki taşımıyordum. Ben dalmışım babam; bak oğuz bu benim ilkokulum dedi. Benim okulumun kütüphanesinden küçük bir okulda okusaydım ben de acaba babam gibi bile olabilir miyim?
Köyün meydanına gelmiştik. İndik arabadan selamlamak için köylüyü. Bayramlaştık da. Hiç biri beni tanımadı, okulda hoşlandığım insanla tanışmak için allame-i cihan ben, bu insanlarla tanışmamış olmak bir yana düşünmemiştim bile bunu. Utandım bir an. Babam gururla söyledi oğlum diye. Okuyor mu dediler. Evet dedi. Ne okuyor dediler. Hukuk dedi babam. Anlamadılar galiba, yanlarında genç olan hakim olacak inşallah dedi. O yetmiş yaşındaki nur yüzlü kalktı ayağa. Selamlayacak beni. Ne fırtınalar koptu o an beynimde. Akrabam olmayan biri, akrabalarımdan daha çok saygı gösterdi torunu yaşında olan bana. Heyhat dedim, bu saygı bu vatanın şehirlerinde olsa, kavga mı olur, kan mı akar? Her saniye bir bir ok saplanıyordu vücudumun her yerine.
Çıktık köy kahvesinden. Ebemin evine doğru yol aldık. Biz de ebe denir, dedemin annesi. Kendisi vefat edeli 4 yıl oldu. 93 yaşındaydı sonsuzluğun sahibine kavuştuğunda. Eve geldik, evde kimse yaşamıyor, ebem vefat edeli ev yaşam görmemiş içerisinde. Babam çörek dağıtacaktı, ben eve gireceğim dedim. Ev tahta ve kerpiçten yapılma. Ebemin dedesi yapmış ilk. Nerden baksan yüz elli yıllık. Sonra her evlat bir bölüm eklemiş. En son dedem evin içine tuvalet yaptırmış. Otuz kırk yıldır çivi değmemiş yani eve. Ev sevgiyle büyümüş sonra. Ebem yalnızlığında kim bilir kaç kez konuştu o duvarlara. Acaba hangi duvarla küstü, hangisi sırdaşıydı onun. Onunla beraber duvarlarda ölmüş galiba. Hiç biri konuşmadı benimle. Biliyorum halbuki o duvarlar, kerpiçten fazlası. Günüm insanı iki gün yaşar mı yalnız. Sanmam. Ebem otuz yıl nasıl yaşadı o zaman. Bu evde bir şey olmalı. Her odayı yavaş yavaş geziyorum. Her duvar yalnızlıkla temizlenmiş. Hem günah görmemiş duvar nasıl kirlenecek ki. Bir odada duvarda babamın, amcalarımın resmini gördüm. Siyah beyaz. Acaba babam mı vermedi renkli resmi, yoksa ebem mi renkli gördü babamın siyah beyaz resmini? Bilen olamam artık. Dolap vardı, açtım. Üç beş şey var lüzumsuz. Üst rafta ise Kelamullah. Başka kitap yok, Kelamullah varken başka kitaba da gerek yok. Elime aldım tozlanmış biraz. Tozunu sildim. Biliyorum zaten dört yıldır açılmadığını. Bedenini bulduklarında açıkmış Kur’an. Sayfaları eskimiş açılıp kapanmaktan. Ben herhangi kelam sahibinin kelamını bu kadar okumuş muyumdur? Bedenim karanlığa, ruhum aydınlığa bürünmüşken babam seslendi. Çıktım evden o tek kitabı yanıma alıp.
Kabristana gideceğiz artık. Vakitlice dönmek lazım. Ertesi gün bayram daha çok iş var. Kabristan biraz uzakta, o yüzden arabaya bindik tekrar. Yavaş yavaş gidiyoruz, hoş bizim arabayla çok da hızlı gidilmez zaten. Hiçbir mezar taşında isim yok desem çok da yalan olmaz. Ama bir tanesi vardı. Etrafında Türk bayrakları var, ışık koymuşlar, şehirli mezarı gibi. Baba dedim bu mezar kimin? Köyün tek şehidinin dedi. Tebessüm ettim. Kızdı babam komik bir şey mi dedi. Tabi güzel dedim, bu köy benim için kesinlikle daha güzeldir büyükşehirden. Bana kahvehanede gösterdikleri saygının bir diğer boyutuydu bu. Yiğidim de şehittir dedim. Baksana hem al bayrak olmuş, hem bayrakta al… Az ilerde bizim büyüklerin kabirleri varmış. Durduk indik. Yasin-i Şerif okudum, ruhlarına armağan ettim, inşallah kabul olmuştur. Ölümü daha yakından sezdim. Haftada bir ya da iki haftada bir her hangi bir kabristana gider oldum şimdi. “ Kimler geldiler neler istediler/ Hiç ölmeyecek gibisin değil mi/ O gidenler de / Senin gibiydiler” diyor üstad. Ne de doğru…
Yola koyulduk bina yığınına dönmek için. Bir günde yaşamıştım sıla-ı rahimi, hane-i mematı ve şeker bayramını…
Sözümde anlam, kalemimde derman kalmadı, vesselam…




