• REYYANAMİNE 06.09.2009

    Pırıl pırıl bir gün daha başlıyor. Bahçedeki ağacın dallarındaki kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyordu. İbibik yine yeni doğan sabahı müjdeliyordu. Tabiatın bütün bu doğallığı içerisinde nefes tüketen küçük Zeynep de uyanmıştı. Sabahın bütün mahmurluğu üzerinde olarak…

     

    Elleri gibi yüreği de küçücüktü, kendisi de; ancak hayalleri büyüktü. Hem de çok büyük… Her çocuk gibi onun da hayal dünyası çok genişti, birçok çocuk gibi o da doktorlara çok özeniyordu ve doktor olmak istiyordu.

     

    Kendini bildi bileli hep etrafında beyaz önlüklü doktor amcalar, teyzeler vardı çünkü. Yaşıtları gibi birer oyun parkından ibaret değildi hayat onun için. Çünkü onun şimdiye kadarki küçük hayatı, oyun parklarında değil, hastanelerde geçmişti. En yakından gördüğü oyun parkı; bir kaydırak, bir salıncak ve bir de tahterevalliden oluşan hastanenin minikler için tahsis etmiş olduğu mini parktı.

     

    Köye yaz tatiline gelmişlerdi. Çok seviyordu köylerini. Şehirden sonra, köyün havasının onun küçük ciğerlerine iyi gelmesinden olsa gerek bu sevgisi. Keşke hep burada kalsak diye iç geçirdi yatağından doğrulurken. Hem ona yoldaş olan bir sürü arkadaşı da oluyordu. Dedesinin hayvanlarını da çok seviyordu. Arkadaşları olmadığında onlarla ilgilenerek vakit geçiriyordu.

     

    Kalkar kalkmaz pencereye yöneldi ve açık olan pencereden temiz havayı küçük ciğerlerine çekti. Sonra odadan çıktı, elini, yüzünü yıkadı, merdivenleri küçük adımlarıyla adımlayıp mutfağa yöneldi. Herkes kalkmış, mutfağa toplanmıştı bile kahvaltı için. Ninesinin hazırladığı kahvaltıya da bayılırdı. Taze yumurtalar, peynirler, sütler… O bunların tazeliğini anlayamayacak kadar küçüktü fakat onun için leziz olması yeterliydi şimdilik.

     

    Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktı. Arkadaşları da gelmişlerdi zaten. Bir süre beraber oynadıktan sonra farkında olmadan ve Zeynep’ in dedesinin uzaklaşmayın demesine rağmen bahçeden çıkıp köyden baya uzaklaşmışlardı. Çocukluk bu ya… Birden canları nasıl da meyve çekmişti. Ama Zeyneplerin bahçeden de hayli uzaklaşmışlardı. Derken bir bahçe belirmişti karşılarında. Fakat daha önce ne diğer çocuklar ne de Zeynep bu bahçeyi görmüşlerdi. Bahçe büyüleyici bir güzelliğe sahipti. Her biri bahçenin büyüsü karşısında kendilerinden geçmişlerdi ve farkında olmadan bir anda hepsi bir ağaca tırmanmışlardı bile. Kendilerine geldiklerinde nasıl çıktıklarını bile hatırlamadıklarını fark etmişlerdi ancak meyvelerden yemekten de kendilerini alamıyorlardı. Zeynep biraz tedirgin olsa da o da meyvelerden kendini alamıyordu.

     

    Neden sonra bir anda Zeynep ’in aklına dedesinin söyledikleri geldi. Dedesi bir gün Zeynep’ e ‘Başkasının ağacından izinsiz bir şey yenmez, kul hakkına girersin yani büyük günah olur’ demiştir. Bunun üzerine huzursuz olan Zeynep şöyle bir etrafına bakınır ve bahçenin çevresi çitle çevrilmiş olmadığını görür. ‘O zaman burası sahipsizmiş, sahibi olsaydı etrafı çitle çevrili olurdu.’der kendi kendine ve meyvelere kaptırır yine kendini.

     

    Derken bir ses duyulur biraz ileriden. Biri geliyordur. Zeynep’in arkadaşlarından biri ‘hadi inip, gidelim, birisi geliyor’ der. Zeynep hariç hepsi bir çırpıda aşağı iner, köy çocuklarıdır sonuçta her biri. Lâkin Zeynep şehir çocuğu sayılırdı. Ve bir türlü kendini toparlayıp inemiyordu. Ki nasıl çıktığını da hatırlamıyordu zaten.

     

    Ses gittikçe yakınlaşıyordu. Zeynep de heyecandan soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Arkadaşlarının aşağıdan ‘çabuk ol, şimdi yakalanacağız’ diye bağırmaları onu iyice heyecanlandırıyordu, küçük ve hasta kalbi daha fazla heyecana dayanamayacaktı.

     

    Bir ara gözleri kararır gibi, kulakları hiçbir şey duymaz olur. Gözlerini açtığında karşısında daha önce hiç görmediği aksakallı, nur yüzlü bir dede vardır ve her yer bembeyazdır. Ne o bahçe vardır ortalıkta ne de arkadaşları. Sadece kendisine gülümseyen dede ve kendisi…

     

    Arkadaşları Zeynep’ in inemeyeceğini anlayınca oradan kaçıp, kan ter içerisinde koşarak köye dönmüşlerdir. Ki Zeynep’ in dedesine olanları anlatmalıdırlar. Zeynep’ in dedesinin yanına vardıklarında olanları anlatmakta baya zorlanırlar hatta heyecandan doğru düzgün konuşamıyorlardı bile. Dedesi önce çocukları sakinleştirdi. Bir tanesi güç bela anlatabilmişti olanları. Zeynep’ in dedesi de heyecanlanmıştır ama çocuklara belli etmemeye çalışıyordu. Sakin bir ses tonu ile ‘çocuklar korkmayın bir şey olmamıştır inşallah beni o bahçeye götürür müsünüz?’ der. Çocuklar önde Zeynep’ in dedesi arkada koşarak bahçeye doğru gittiler. Oraya vardıklarında çocuklar şaşkındı. Çünkü bahçe ortalıkta yoktu. Yakınlarda bir ağaç bile yoktu. Biraz ilerleyince bir ağaç gördüler. Biraz daha yaklaştıklarında ağacın dibinde hareketsiz yatan Zeynep’ i gördüler. Dedesinin kafası iyice karışmıştı. Çocuklar ise daha da şaşkındı. Çünkü bahçeden hiçbir iz yoktu, bahçeden meyve yediklerine de eminlerdi ve hepsinin ellerinde meyvelerden arta kalan reçine izleri hala duruyordu en önemlisi de mideleri tıka basa doluydu her birinin. Ama Zeynep’ i buldukları yerdeki ağaç meyve ağacı bile değildi sadece çınar ağacı idi.

     

    Dedesi silkindi şimdi bunları düşünmenin zamanı değildi. Vakit kaybetmeden Zeynep’ i sağlık ocağına yetiştirmeliydi. Sağlık ocağına vardıklarında doktor ilçedeki hastaneye götürmelerini burada müdahale edemeyeceğini söyledi.

     

    İlçedeki hastaneye ulaştıklarında doktorlar Zeynep’ i hemen yoğun bakım ünitesine almışlardır. Doktorların yaptıkları incelemeler sonucunda Zeynep’ in küçük beyninin ağır bir travma geçirdiğini ve küçük bedenin bir ameliyatı kaldırabilecek kadar güçlü olmadığını bu yüzden hayati tehlikesinin olduğunu şuan için bekleyeceklerini söylerler. Hani bir mucize olurda bu küçük kalp normale dönerse diye…

     

    Bütün aile hastaneye toplanmıştır bile. Zamanın durduğu anlardan biri işte tam şuandı onlar için. Ellerinden hiçbir şey gelmiyordu biricik yavrularını kurtarabilmek için. Dillerinde sadece dua vardı.

     

    Bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…

     

    Bu arada Zeynep de yine o aksakallı, nur yüzlü dedeyle birliktedir. Dede, Zeynep’ i beyazlıkların içerisinden alıp çok güzel bir mekâna götürür. Çeşit çeşit pınarların aktığı, havasının çok güzel ve farklı olduğu, çeşit çeşit ağaçların olduğu, güneşin apayrı bir parlaklıkta olduğu, … Ve Zeynep’ in hayatında çok az gördüğü oyun parklarından en güzelinin olduğu bir yerdir burası. Dede Zeynep’ i bir salıncağa bindirmiştir. Bir yandan da konuşuyorlardır. Dede Zeynep’ e isterse burada kalabileceğini söyler. Zeynep ‘ama benim annem ve babam var onları bırakamam ki!’ der. Birden karşı tepedeki bir ışık dikkatini çeker Zeynep’ in. Dedeye ‘o ışık nedir?’ diye sorar. Dede sadece Zeynep’ e gülümsemekle yetinir.

     

    Yoğun bakım ünitesinin dışında da artık sabırlar tükenmiştir. Babası tam yoğun bakıma girmek üzereydi ki… Doktorlardan birisi çıktı. Doktorun yüzü yere bakıyordu ve…

     

     

    Ailenin yıkıldığı an tam o andı. Ancak dede torununun ardından gözlerinden yaşların süzülmesine rağmen kendisini biraz olsun toparlayıp aile fertlerine bir şeyler söyleme ihtiyacı hisseder ve ağzından şu sözler dökülür:

     

    ‘Ağlamayın lütfen benim torunum, küçük Zeynebimiz şu an cennet çocuğu ve o şuan bizi açılan bir pencereden gülerek izliyor… İnşallah öbür dünyada da bizim için şefaatçi olacak…’

     

     Sanki küçük Zeynep de ruhlar âleminden açılan pencereden gülümseyerek ailesine bakarken, dedesini tasdikler gibi ‘ Ne olur ağlamayın, ben çok iyiyim. Hem burada çok güzel oyun parkları var. Ben çok mutluyum hem bir de ben artık ‘cennet çocuğu’ oldum. Sizleri cennette ben karşılayacağım.’ Diyordu.

     

    Ne olur ağlamayın!!!  Ben‘ Cennet Çocuğu’ oldum!!!

    VN:F [1.6.2_892]
    Rating: 8.7/10 (7 votes cast)

  • Bir yorum

    WP_Modern_Notepad
    • muhammet Diyor ki:

      kalsik basladigi sandigim ama sabredip okudukca okuma hazzi ve zevkine katildigim ve sonndada guzel duygulara hamd e musluman oldugumzuun hamd ini yasadim,yuregimde duydum,tesekkurler…

    Yorum yaz

Mail List

    Email adresinizi giriniz:

Araştırma - İnceleme

mp3

Flash required