Vaktinden erken varmıştı istasyona. Yapacak bir işi de yoktu zaten, istasyonun bulunduğu yerin manzarası güzeldi orada vakit geçiririm diye düşündü. Kendisi gibi birkaç kişi daha gelmişti istasyona. Eşyalarını trene yerleştirip, istasyondaki bankların birine oturup manzaranın tadını çıkartıyordu. Nede olsa bu şirin kasabadan da ayrılıyordu. Bu kasaba ne ilkti, ne de son olacaktı. Son yıllarda o kadar yer değiştirmişti ki… Bu dünyada hiçbir yere kendini ait hissetmiyordu. Zaten bağlanmak gibi bir niyeti de yoktu. İnsanlardan uzak durup bulunduğu ortamın tadını çıkartıyor, sıkılınca da sessiz sakin ayrılıyordu. Gerçi ayrılıkta denmezdi ya neyse…
Ayrılık sevdiğin kişiden veya ortamdan olur. İçinde de bolca hüzün olur. Kendisinde ne sevgi vardı, ne de orayı terk ederken içinde hüzün. Hatta en son ne zaman gerçek manada bir duyguyu doya doya yaşadığını hatırlamıyordu. Buda yalnızlıktan olsa gerek. Genelde pek pişman değildi, halinden memnun gibiydi. Ama bazen işte aklına geliyordu böyle düşünceler…
Gittiği yerlerde çok iyi insanlar karşısına çıkıyor; muhabbet etmek, hayatı paylaşmak istiyorlardı. Kendisi kaçmayı tercih ediyordu. Kendi halinde… … Uzak bir yaşam sürüyordu. Son zamanlarda eski günler aklına gelmiyor değildi. Ama bu hayat tarzı tamamıyla kendi tercihiydi. Neden bu sıralar bu duyguları yaşadığına bir anlam veremiyordu.
Trenin hareket saati yaklaştıkça gar kalabalıklaşıyordu. Oturduğu banktan kalktı, trene doğru yöneldi. Trendeki yerini almış, dışarıdaki insanları izlemeye koyulmuştu. İnsanların her biri farklı düşüncelerle trene biniyorlardı. İleride bir anne, izne gelmiş asker oğlunu ağlayarak uğurluyordu. İlk bakışta sadece üzüntü varmış gibi geldi annenin ağlamasında. Biraz daha dikkatli bakınca; gurur da vardı. Sonuçta oğlu askerdi vatan borcunu ödüyordu. Biraz ileride bir amca, kızını üniversiteye gönderiyordu. Simasında sevinç, hüzün bir arada ve biraz da tedirginlik vardı. Kızı azimli ve uzun süre çalışmadan sonra üniversiteyi kazanmıştı. O mutlu olmayacakta kim mutlu olacaktı. Üzüntülü idi; canının bir parçası, çok sevdiği kızından ayrı kalacaktı. Tedirgindi; kızı gurbet ellerde başına bir şey gelir diye korkuyordu, belli etmeden… Nasihatlerini kaç defa tekrarladı o da hatırlamıyordu belki ama…sonra biraz daha bakındı etrafa ve kendi kendine söylendi “ işte ben bu yüzden sevmiyorum istasyonları, terminalleri …” insanlar birden fazla duyguları bir arada yaşıyordu, sevmediği bu karmaşık haldi belki insanların yüzüne aksetmiş…..sevinç, hüzün ,mutluluk… kendisinin unuttuğu……
Trene binen birisi dikkatini çekti bir an. Sanki bir yerden tanıyordu, biraz daha yaklaştıkça inancı kuvvetlendi. Ama bir türlü çıkartamıyordu nerden tanıdığını. Yaklaşınca göz göze geldiler, o da biraz duraksadı, sonra yerine oturdu. Eskiler bir tanıdıktı ama hatırlayamıyordu. Son yıllar da fazla bir arkadaşı olmamıştı.
Tren hareket edecekti artık. Yönünü dışarı doğru çevirdi. Ne de olsa bir daha gelmeyecekti. Tren kasabaya hakim bir tepeden yoluna devam ederken son defa izliyordu gün batımından kasabayı….
Tren kasabadan uzaklaşıyordu artık, o ise dikkatini tanıdığını düşündüğü kişiye yöneltti. Çaktırmadan bakmaya çalışıyor, konuşmalarına kulak kesiliyordu. Yanında oturan genç biri ile konuşmalarına davetsiz misafir gibi konuk oldu. Aslında yaptığı hoş bir davranış değildi. Ama bu halden kendini bir türlü alamıyordu. Konuşmalardan öğretmen olduğunu öğrendi. Bir süre sonra daha önce çalıştığı yerlerden bahsetmeye başladığında kendi kendine “ bu iyi şimdi işe yarar bir bilgi gelir inşallah ” dedi. Duyduğu şehirlerden bir tanesi kendi okuduğu yıllarla tutunca birden geriye doğru ilkindi ve koltuğa yaslandı öylece kala kaldı. Hocalarından birimiydi! Yoksa göz aşinalığından tanıdığı birimiydi. Biraz mahcup bir halde kendi hocalarını aklından geçirmeye başladı. Gerçi aklında da pek fazla isim kalmamıştı. Üzerinden yıllar geçmişti. Bir taraftan hafızasını zorluyor, diğer taraftan da öndeki konuşmalara kulak kabartıyordu. Aslında yıllar önce bir karar almış ve geçmişini geride bırakmıştı. O yıllar aklının ucundan bile geçmiyordu artık. Hatta geride bıraka bildiği içinde mutlu idi. Ama olan olmuştu artık, işte yeniden o yılları düşünmeye başlamıştı…
İlkokul öğretmenini çok seviyordu, nasıl unutabilirdi ki. Kesinlikle o değildi. Ortaokul yıllarını aklından geçirmeye başladı. Yaptığı çocukluklar aklına geliyor, gülümsüyordu. Sınıfça okulun altına üstüne getiriyorlardı. Okul idaresinin sizin dönem bizim okul için ölü yatırım diye yaptığı nutuklar hala kulaklarında çınlıyordu. Adam olmazsınız diye attığı fırçalardan olacak ki idarecileri de unutmamıştı. Çünkü idarecilerle sınıfça içli dışlı idiler. En ufak bir olayda ilk ziyaret ettikleri sınıf onların sınıfıydı. Ortaokul da arka sıralarda oturma alışkanlığı kazanmış, kendini sınıftan biraz soyutlamış kendi halinde idi. Dersler ne iyi ne de kötü idi. Ama umursamazdı, ödevleri falan takmazdı. Ortaokulda kendine ideal kazandıran hocası aklına geldi birden ama o da değildi. Aslında o hocasını görmeyeli yıllar olmuştu. Kim bilir, nerde ne yapıyordu? Durakladı, biraz hüzünlendi vefasızlık ettim dedi. Sonra diğer hocaları aklından geçirmeye başladı; ne tartıştığı Türkçe hocası, ne matematikçi, ne de fen hocası idi…
Sonra kendisini toparladı. Sözünde durmuyordu. Geçmişi geçmişte bırakacaktı. Bir daha düşünmeyecekti. Tam sözünü tutmaya başlamışken nerden çıkmıştı bu adam diye düşünmeye başladı. Kendini toparlamalıydı, sırt çantasından su şişesini çıkardı ve bir yudum aldı. Kafasını cama dayayıp; dışarı bakmaya başladı. Hava çoktan kararmıştı, sadece ileride bir köyden cılız ışıklar ve yıldızlar gözüküyordu. Uzakta yanıp sönen bir yıldız dikkatini çekti, sanki ona göz kırpıyormuş gibi geldi. Biraz daha etrafına bakındıktan sonra; kendi içine döndü. İçindeki karmaşık hal artıyordu. İçinden bir ses ;“ yeter artık! Rüzgarın oradan oraya sürüklediği bir yaprak olmaktan yorulmadın mı ? ne zaman bir ağaç bulup yerleşeceksin? “ diyordu. Tekrar o eski ruh halini almaya başlamıştı. Hafif ve soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Bir yudum daha su içti ve derin bir nefes aldı. Karşılaştığı bu insanın kim olduğunu bulacaktı. Kendini toparladı, bir taraftan öndeki konuşmaları dinliyor, diğer taraftan kafasından eleme işine devam ediyordu.
Ortaokuldan girdiği sınavdan kazandığı lise aklına geldi. O zamanlardan ayrılığın manasını biliyordu. Biraz gülümsedi hayret edercesine… Evet, ayrılığın manasını biliyordu. Her tatili fırsat bilerek ailesinin yanına gidiyor ve tatilleri biraz da uzatıyordu. Onlara doyamadan okula geri döndüğünde; ayrılığı iliklerine kadar yaşıyordu. O yıllarda fazla arkadaşı olmaması, onu şehre düşman etmişti. Hatta bir ara şehri terk edip ailesinin yanına dönmek istiyordu. Ailesinin yanında okumak istiyordu liseyi. Bu isteğini bir ara babasına bildirdiğinde babasından azar işitmişti. Hatta o ana kadar babasından böyle sert bir tepki almamıştı ve baya sertti.
Lise yıllarındaki hocalarından aklına gelenleri tek tek karşılaştırırken zamanın ne kadar çabuk geçtiğinin farkına varmamıştı. Aklından da bir türlü çıkaramıyordu! Bu kişi kimdi? Nerden tanıyordu? Kafasından sorular harmanı geçerken uyuya kalmıştı. Güneş yüzünü göstermeye başladığında bir kasabaya yaklaşıyorlardı. Uykusu açılmaya başladığında gözü öndeki meçhul kişiyi aradı. Galiba bu kasaba da inecekti, zira hazırlanıyordu. Acaba bir fırsat bulup konuşsam mı diye aklından geçirdi. Sonra cesaretini toplayamadı. Artık kasabaya gelmişlerdi. Öndeki meçhul kişi ayağa kalktı, arkasını döndü çıkışa doğru yöneldi. Kendi koltuğunun yanına yaklaşınca yavaşladı ve durdu. İyice şaşırmıştı. “Galiba o beni tanıdı” d,ye aklından geçirdi. O meçhul kişi gülümseyerek kulağına eğildi ve bir şey fısıldadı. Daha sonra “varacağımız yere geldik dedi” ve birlikte trenden indiler.




